Kaç Kişi Çevrimiçi
Şu anda 89 ziyaretçi çevrimiçi
Arşiv
-
Temmuz, 2011
-
Mayıs, 2011
-
Nisan, 2011
-
Mart, 2011
-
Şubat, 2011
-
Ocak, 2011
-
Aralık, 2010
-
Kasım, 2010
-
Ekim, 2010
-
Eylül, 2010
|
İnsanoğlunun "arayış" anlamındaki serüveni bitmeden, yılmadan devam ediyor. Hep birşeyler arıyoruz aslında... Yıl 2009 sosyal bilimcilerin post-modern çağ, bilgi çağı dedikleri süreçteyiz. Yüzyıllardır süregelen beşeri ve pozitif bilimler başta olmak üzere her alanda teknik olarak ilerlerken hem insan hem toplum bazında bir tarafımız hep eksiliyor, kayboluyor, yitip gidiyor. Toplumların ilk olarak beraber yaşama, üreme, çoğalmasıyla birlikte oluşturduğu düzen toplayıcılıktan, avcılığa, tarımdan, toprağı ekip-biçmeye, hayvanı evcilleştirmeye, yazıyı keşfedip uygarlıklar kurmaya, sanayileşmeye ve bilgi çağına post-modern yani sanayi ötesi topluma kadar gelinen bir tekamül (gelişim) şeması gözümüzde canlandırabiliriz. Fakat gelinin noktada insan artık kendisiyle savaşıyor, çatışıyor ve sadece kendini merkeze alıp çevreden alması gerektiği kadar değil, ihtiyacı kadar değil, sonuna kadar bitmeyen istekleri ve açgözlülüğüyle karşımıza çıkıyor. Savaşı aslında kendisiyle. Hep daha çok istiyor. Neyi, niçin istediğini bilmeden... Neden-sonuç ilişkisi bağlamında amaca giden her yol mübah çağımız insanına göre... Amaç sadece sahip olmak. Psikolojik adıyla "ego" fıkhi adıyla "nefis"... Yaşadığımız dünyanın nimetleri, kaynakları, suyu, toprağı vb. hiç bitmeyecekmiş gibi davranma eğilimi içerisindeyiz. Doğanın bize sunduklarına karşı bizim doğaya ve çevreye ikiyüzlülüğümüz, nankörlüğümüz... Algılarımız hep dışa dönük ve duyuşsal. İçimize, özümüze hiç bakmadan belki de yüzleşmenin vereceği korkuyla hep kendini dışarıya bakarak anlamlandırmaya ve kendine yön bulmaya çalışan insan. Duyan ama dinlemeyen bakan ama göremeyen bu eylemlerin birbirinden farklı olduğunu bilemeyen... İnsan sadece kendisiyle savaşıyor ve çatışıyor. Rakip olarak sadece kendisi var karşısında yani ego'su. Netice ise malumunuz... Savaşlar, çatışmalar, anarşi, toplumsal kaos, huzursuzluklar, geçimsizlikler... Maddi dünyaya, materyalizme hiç olmadığı kadar değer verilen bir çağ ve zamanda yaşıyoruz. Bu açıdan ailelerin, eğitmenlerin nesilleri eğiterek topluma sosyalizasyon süreciyle kattıklarını düşünürsek bu kutsal görev gerçekten de zor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Medeniyet, teknik ve fen olarak çağlar ötesi, sanayi ötesi olsak da düşünce ve fikri seyrimiz bunun neresinde diye sorgulamamız gerekiyor. Medeniyetin, maddenin insandan götürdüklerine bakmamız bu noktada önemli. Duyuşsal algılamardan kastımız da bu. Duyu organlarımız (göz, kulak, dil, deri vb.) yön veriyor hayatımıza. Beynin işlevi bu duyu organlarından gelen uyarımları algılamak. İşte sorun da bu noktada başlıyor. Duyularla, algılarla örülü bir hayat, düşünce ve maneviyatın arka planda kaldığı bir çıkmaz. İçsellik, aşkınlık, manevi doyumdan yoksunluk bu çağın insanının eksikliği. Yaratılmışların en şereflisi, hayvanların taçsız kralı insanın yolculuğu kısır bir döngü şeklinde maddi hayatın girdabında dönüp duruyor. Toplumsal kurumların aile, ekonomi, eğitim,din ve siyaset bağlamındaki açmazları, sıkıntıları, zaafiyetleri girdap içinde birbirinin kurdu olan insanın eseri. Özümüze içimize göz ucuyla dahi olsa bakabilmek ve bu bakışa mana katabilmek dileğiyle...
|
|
|