Kaç Kişi Çevrimiçi
Şu anda 45 ziyaretçi çevrimiçi
Arşiv
-
Temmuz, 2011
-
Mayıs, 2011
-
Nisan, 2011
-
Mart, 2011
-
Şubat, 2011
-
Ocak, 2011
-
Aralık, 2010
-
Kasım, 2010
-
Ekim, 2010
-
Eylül, 2010
|
Yurtdışından gelen insanların belirli bir kısmının, en çok konuştukları konular deyince aklımıza şunlar geliyor. Servet beyanında bulunmak... Orada aldığı, yaptırdığı evleri; o evlerin kaç metrekare olduğunu, kaç kat olduğunu anlatmak. Neler almış, neler satmış; kaç paraya almış. Konuşmalarının içinde bütün bunlar önemli bir yer tutar. Kolay değil ev almak, ev yaptırmak, para biriktirmek. Bu yüzden kaç yıl çalışılmıştır. Durumu uygun olanlar kredi çekip ev alır; onu da, kira öder gibi öderler. Buradaki insanlar da, bu tür lafları duya duya artık nasıl alınır, satılır baya bi öğrenmiş oluyorlar. Yurt dışında yaşamak, ayakta durmak, mal sahibi olmak kolay değildir. İnsanın belli bir düzende planda yaşaması, çalışması, biriktirmesi lazımdır. Hayatının büyük bir bölümünde kafasını meşgul eden şeylerdir bunlar. Burada da ,"nassın, neler yapıyorsun; oralarda ne var ne yok?" gibi sorulara cevap verirken bunları da anlatır. Belki buradaki dinleyen insanlar tarafından "kubarmak" olarak algılanabilir; ama onun gerçeği de budur. Sonuçta yurt dışında yaşayan insanın konuşmalarından biri; bu alım satım işlerinden oluşuyor. İkinci konu: Çocuklarını anlatmak... Onların okullarını, başarılarını, terbiyelerini anlatmak... Pek çok insan çocuklarını öve öve bitiremez. Mutlaka çok zeki çocuklardır. Ondan kuşkumuz yok. Yaşadıkları ülkenin sistemi, onlara pek çok engel koyup, orada yetişmelerine rağmen dışlar. Pek çok çocuk normal olduğu halde, geri zekâlı muamelesi yapıp farklı okullara göndermeye çalışmışlardır; bunları duyuyoruz. Bizim insanımız gerçekten de zeki ve çalışkandır; ama bu tür haksızlıklara da en çok uğrayan bizimkilerdir. Oralarda bana göre göçmen yaşayan insanımızın, en çok eksiklik duyduğu şey, arkasında kendisine destek olmayan kendi devleti. Yurt dışına gönder ve "Saldım çayıra, Mevla'm kayıra" havası yap. Sana döviz getirsin, kendisi de ne olursa olsun. Çocukları hangi eğitimi alırsa alsın, ama sana döviz getirsin. Askerliği bile parasını verip kısaca yapıveren bu insanların, orada kendi dilinden okulları olmak gibi bir hakkı yoktur. Bu nedenle, kendi kültürlerinin dışında bir kültür ortamında büyür çocuklar. Ama onların da sonuçta dar bir alanda kendi kendilerine yetme çabaları, iki arada bir derede olmalarına yarar. Beslendikleri toplumsal okul başka bir ülkeye aittir. Sadece aile ve aileye bağlı köylü çevresinden öğrendiği kadarını bilir. Başarılı olanlar da çoktur. Avrupalının okullarında söke söke hakkını alıp yükselen pek çok insanımız var. Bunun yanı sıra, aile denetimini kaybeden, yoldan çıkan pek çok çocuğumuz da vardır oralarda. Nedense yabancıların suç oranları daha yüksektir. Biz ister kabul edelim, ister etmeyelim, bu gerçek böyle. Oradaki ana babanın da en önemli sorunlarından biri çocukları oluyor. Gece gündüz onlarla uğraşıp elinden gelen fedakârlığı yaparak, insan gibi yetiştirmeye çalışıyorlar. Elbette ki, burada mevzularından birisi de çocukları oluyor. Bize onları anlatarak tanıtmaya çalışıyorlar. Doğrusu da, burada yaşayan bizler, orada yaşayan eşin dostun çocuklarını sokakta görsek tanımayız. Biraz da bu nedenle bize anlatıyorlar. Avrupa'da göçmen vatandaşımızın yıllar geçtikçe kendini biraz da oralı saymaya başlaması haklı mı, haksız mı? Diyelim 25 yaşında buradan gitmiş, şimdi yaş altmış olmuş. Hala dil öğrenemese, hala hemşeri çevresinde yaşasa da, oranın ekmeğini yeyip, kurallarına göre yaşıyor. Burada en çok konuştukları konulardan birisi, "Bizim ora" diye lafa başlayıp, bura ile orayı kıyaslamak, karşılaştırmak; çoğu zaman da "oranın pek çok konuda daha iyi olduğunu" belirtmek. Bizler de burada yaşıyoruz. Bu toprağın her derdi tasası bize ait. İçindeyiz. Bura ne kadar küçümsenirse, biz de o kadar rahatsız oluyoruz. İşin doğrusu böyle bir kıyaslama yanlış. Turp ile armudu karşılaştırmak gibi oluyor. Oradaki insanlar bize her şeyi anlatıyorlar. Değişik zamanlarda bazı Avrupa devletlerine gittiğimde gördüğüm; ama bizimkilerin hiç birinin de anlatmadığı bir fark var. Barselona'dan, Berlin'e ve Paris'e kadar, yolda, sokakta, parkta, gasthaus'ta, u bahn'da, her yerde oralılara bakın; yani almana, fransıza bakın ne yapıyorlar. Hepsi mutlaka bir şeyler okuyor. Gazete veya kitap, broşür veya dergi mutlaka okuyorlar. Yolda belde, yolculukta kahvede okumayan kim varsa genel olarak yabancılar. Bu böyleyken, senin oranın arkasından yetişmen, uyum sağlaman imkânsız. Ne oralı ne de buralı olabilirsin. Birisi de kalkıp bana şunu açıkça diyebilir: Burada kaç kişi kitap okuyor. Kaç gazete satılıyor, kaç kitap satılıyor. Biz burada elinde kitap olan insanlar mı görüyoruz. Hangi okumuşumuz bi köşede otururken çantasından kitap çıkartıp da okuyor? Derse. Bana bunu söyler veya sorarsa, verecek cevabım yoktur. Bu ülkede bütün öğretmen evleri kahvehaneden farksızdır. Mutlaka okuyan insanlarımız da vardır. Ama okumanın ve okumuşun en değersiz olduğu ülkelerden birisi de buradır. İşte bu nedenle bura ile avrupayı kıyaslamak, armutla turpu kıyaslamaya benzer. Var arkasını sen getir. (Devam edecek)
|
|
|