Kaç Kişi Çevrimiçi
Şu anda 53 ziyaretçi çevrimiçi
Arşiv
-
Temmuz, 2011
-
Mayıs, 2011
-
Nisan, 2011
-
Mart, 2011
-
Şubat, 2011
-
Ocak, 2011
-
Aralık, 2010
-
Kasım, 2010
-
Ekim, 2010
-
Eylül, 2010
|
|
Yazar Administrator
|
|
Pazar, 04 Nisan 2010 18:38 |
Bir söz : "Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün kazandırdığı faydadan daha fazla olursa o ülke batar." Montesquieu Deniz insanlarının her yıl kendiliğinden ekilmiş tarlaları var;adı: deniz. Deniz sonsuz bir bereket kaynağıdır.Deniz kıyılarına yerleşen kavimler,oralara özgü tarımı da yapar,deniz ürünlerinden de her biçimde yararlanır.Kendilerinden önce oralarda yaşayanlar gibi,bizim insanımız da ,deniz kıyılarına obalarını kurup yerleştikten gayri,ticareti de iş edinmekte gecikmemişlerdir.Hep başka yerlerden gelen gemilere bir şeyler satmış,onlardan bir şeyler almışlardır. Ticaret yaşama biçimi olmuştur adeta.. Bizim buralara gelenlerin göçerliği hala bitmedi, bu gidişle biteceğe de benzemiyor. Şimdilik son göçerler bizim buralılardır. İç kesim insanları. Buralarda yaşamak kolay değildir. Memleketimizi bir dolaşın yakın zamana kadar bizim ilçeye bağlı Bayat'ta falan hala eşek koşan insanları görürsünüz. Ne ekmeden biçilen denizi, ne de uzaklardan gelen, mal alıp satan tacirleri vardır buraların. Denedik, denemedik mi sanki. Dedelerimiz binyıllardan aşıp geldikleri develerle istiklal savaşı öncesine kadar tüccarlık, taşımacılık işlerini denedi. Buralardan Salihli'nin bağlarına çapacı, İzmir'e falan hamal gönderdik. Sadece davarcılık yetmez oldu zaman içinde. En azından herkes davar besleyecek güce sahip olmadı. Bir yokluk yapışmış yakamıza bir türlü yivelemedik. Yivelemedikçe de göçer kaldık işte. Her Emirdağlının alın çizgilerinde, binlerce yıllık bir yol haritası vardır, şimdi kendisi bilmese de. Uzak Asya'dan çıkıp buraya gelmemiz öyle bir haftalık bir yolculuk değil, yüzyılları aşan bir maceradır. Alnına gurbet çizilmişse nereye varsan yabancısın. Bu yabancılık duygusunu Avrupa'daki insanlarımız çok iyi bilir. Ağacın, kuşun, dilin, dişin, evin, damın, dağın taşın insana yabancı olması zalim bir duygudur. İnsanın her şeyi atıp dönesi gelir. En basit bir derdini anlatamazsın. Hatta anlatamadıkça da gülünç bir duruma düştüğünü düşünüp, ezilirsin. Bunun adına gurbet diyorlar. Binlerce kilometre ötedeki kendini boşlukta dayanaksız hissetme duygusunu ancak yaşayanlar bilir. Gurbet şifasız bir çaresizliktir. Emirdağlının bir özelliği var. Nereye gitmişse Emirdağ'ı da yanına alıp götürmesi... Asya'nın uzaklarından yüklediğimiz göç de devam ediyor, göçer ruhumuz da dim dik ayakta. Oğuzun kaderi göçmektir belli. Ama bu kıraç yeri çok sevdik; yani Emirdağ'ı. Dağların her koyağını türkülerle şenlendirdik, kaval sesleriyle çiçeklendirdik yaylaları. Bizimle Emirdağı birbirine ulandı. Burayı kendimizle özdeş kıldık."Zalım poyraz gıcım gıcım gıcıladı" biz ona dayandık da "yürekten bitmeyen goygun acılar" avaz avaz türkümüz oldu. Goygun acıları her daim eksik etmedi hayat, heybemizden. Heybemize hasretliği yükledik her daim düştük yollara. Belçika'da Hollanda'da Fransa"da indirdik heybemizi. dengimizi çözdük. yükümüz açılıp yayılınca içinden Emirdağ çıktı... Emirdağlı nere giderse gitsin Emirdağ'ı da götürür. Bu sözlerim tevatür değil... Dünyanın öte ucuna gitsen de, buranın çocuğuysan, hemşerini duruşundan tanırsın, yürüyüşünden tanırsın, hal ve hareketlerinden tanırsın, konuşmadan tanırsın. Konuşmasını duysan yüzde yüz tanırsın. Karadenizli yurttaşlarımızı dilinden herkes tanır. Bizimki dili olmasa da bellidir. Tanıyamıyorsan, kendini tanı. Emirdağlılar Emirdağ'ın kilimine benzer demiştim. Birbirine oradaki iplikler, renkler, desenler, motifler gibi karışıp, güzel bir görüntü oluşturmuştur. Kendini bilmeyen, adam kıymatı bilmeyen kendini bu kilimden saymasın. Gurbetçinin omzunda da işte o bin bir renkli heybe vardır. İçinde ise Emirdağ... Değilse o hemşerimiz :"Emirdağ mı böyük, Türkiye mi " dedirtir miydi, yaban memleketin insanına. Çine bile gitse "nerelisin" diyene, sanki Gareser bazarında birine cevap verir gibi,"Emirdağlıyım" demek, Emirdağlıya özgüdür. Bütün Cephelerde savaşmış, sırtını dönüp kaçmamıştır. Şimdilerde bizimkiler Belçika'ya falan yönetici yetiştiriyor. Demek ki var bir bildiği Belçikalıların, bizim buradan giden çarıklıların çocuklarını alıp kendilerine yönetici yapıyorlarsa. Şöyle de söylenebilir; bizim uşak oralarda zekâsını, aklını gösterdi, çalıştı çabaladı, zengin oldu, iş adamı oldu, hatta yönetici oldu. helal olsun... Burada kalanlar ne mi oldu? Emirdağ nasıl mı oldu? Gözün yok mu, bak ve gör? Ağzın yok mu, kendin konuş? Adamsan iyiyi güzeli alkışla, hak ettiği değeri ver Kötüyü, çirkini, düzenbazı lanetle yüzüne tükür.
BİR FABL: Aslan, Kurt ve Tilki acıkınca ava çıkmışlar. Bir geyik, bir keçi, bir tavşan avlayıp dönmüşler. Mağarada toplanınca Aslan, Kurt'a dönmüş; "Hadi paylaştır şunları da yiyelim" demiş. "Emredersiniz haşmetmeap " diye eğilmiş Kurt: "Siz geyiği buyurun. Ben keçiyle yetineyim. Tilki de tavşanı yesin." Aslan, "Tam duyamadım. Hele yakına gel de bir daha söyle bakiym" diye gürlemiş. Kurt kulağına yaklaşınca da kafasını kaptığı gibi hapır hupur yemiş; kemiklerini oracığa bırakıvermiş. Sonra da hadiseyi dehşet içinde izleyen Tilki'ye dönüp "Şimdi sen pay et" demiş. Titremiş Tilki: "Devletlum" demiş: "Bence geyiği kahvaltıda yiyin; keçiyi öğleyin... Tavşanı de akşam alırsınız." Aslan beğenmiş bu paylaşımı... "Aferin" demiş;"Sen nerden öğrendin böyle adil paylaştırmayı".. "Önünüzdeki kafatasından" diye boyun eğmiş Tilki...
|
|
Son Güncelleme ( Pazartesi, 05 Nisan 2010 07:08 )
|
|
|